SAUSSURE ÖNCESİ DİL BİLİMİ
İÖ. V. yüzyıldan beri filiozoflar, Ortaçağdan XX. yüzyılın başına kadar gramerciler dil konusunda sayısız gözlemlerde bulunmuşlar ve genellikle dilden başka bir nesneye bağlanan ilginç düşünceler geliştirmişlerdir. Bir başka deyişle, dil ve başka bir şey ya da dilden başka bir şey için dili, örneğin dil ve dilin tarihsel evrimi, dil ve dilin düşünceyle olan ilişkileri, dil ve edebiyatı, vb… incelemişlerdir. Yapısalcılık öncesi (ya da bilimsellik öncesi) diye nitelendirilebilen ve aşağı yukarı XX. yüzyılın başına kadar uzanan bu dönemde, dile bakış açısı tamamen tarihseldir ve karşılaştırmalı çalışmalara dayanır.

Sözcük ile temsil ettiği şey arasındaki bağın (bu, Yunanlılar için sözcüğün “anlamı”ydı) araştırılması, sözcüklerin kökenleriyle ilgili araştırmaların doğmasına yol açtı. Bir sözcüğün zamanla yozlaşarak ortadan kalkan gerçek biçimi yeniden saptanabilirse, biçim ile anlam arasında bir çakışma görüleceği varsayılıyordu. Dilin düşünceye uygunluğu, dil ulamları (kategorileri) ile düşünce ulamlarını çakıştırma yolunda girişilen çabanın temelini oluşturdu. Nitekim, Eflatun, dilbilgisi ulamları olan ad ve fiili, özne ve yüklem ulamlarına uydurarak birbirinden ayırt etti. Aristoteles, bağlaç ve fiilin zamanı kavramlarını getirdi. Stoacılar, özel adlar ile cins adlarını birbirinden ayırdılar; tanımlık, durum, fiil çekimi, fiil görünüşü, etken ve edilgen çatı, vb. kavramları getirdiler. Trakyalı Dionysios, İ.Ö. II. yy.’ın sonunda, Yunancanın dilbilgisini yayımladı.

Latinlerle birlikte, dile duyulan ilgi azalmaya başladı. Donatus (IV. yy.) ve Priscianus (V. yy.) yazdıkları dilbilgilerinde, Trakyalı Dionysios’un yapıtını ele alıp öğretici hale dönüştürmekten öteye gitmediler. Bir dizi dilbilgisi kuralının Yunanca ve Latincede ortak olduğu farkedildi ve bunların evrensel nitelik taşıdıkları sonucuna varıldı. Bu düşünce, Latinlerin felsefeye pek yatkın olmayan ve öğretici özelliğiyle birleşince, dilbilgisi çalışmalarına kuralcı bir özellik verdi: Artık söz konusu olan, dilin nasıl işlediğini anlamak değil, öğrencilerin ve edebiyatçıların uymaları gereken dilbilgisi kurallarının türünü saptamaktı. Ancak rönesansa doğru, Latince ve Yunancadan başka dillerin de betimlenmesine başlandı; ama bu “halk” dillerinin dilbilgisi de latince örneğine uyduruluyordu.

Söz konusu katı geleneği kırmak, dil üstüne yeniden canlı bir düşünceyi başlatmak yolunda ilk çaba, Fransa’da 1660′ta Port-Royal okulunun temsilcileri Arnauld ve Lancelot’nun  Grammaire générale et raisonnée’yi (Genel ve Açıklamalı Dilbilgisi) yayımlamaları oldu: Böylece, Eski Yunan döneminden sonra ilk kez, bir genel dil kuramı tasarlanıyordu. Kuram, dilin, düşüncenin yapısının görüntüsü olduğu kanısına dayanmaktaydı; bu açıdan bakıldığında, dilin yapısı, düşüncenin yapısının görüntüsünden başka bir şey değildi; düşüncenin bütün insanlarda aynı olması gibi, dil yetisi de aynı olacaktı; dilyetisinin gerçekleşme biçimleri olan doğal diller arasında gözlemlenen ayrılıklar, yalnızca birer görüntü, yüzeysel farklılıklardı. Arnauld ve Lancelot böylece, kendiliğinden, dillerin iki ayrı yapı düzeyleri bulunduğu savını ileri sürdüler: Düşünce ile dilin biçimsel özdeşliğinin ortaya çıktığı bir derin yapı; raslantısal etkilere açık bir yüzeysel yapı (bu sav çağımızda en yeni dilbilim akımı olan üretici-dönüşümsel akım tarafından yeniden ele alınmıştır).

Doğu dünyasında özellikle dilbilgisi, sesbilim, sözlükbilgisi ve metin açıklamaları konularında derin araştırmalara girişilmiştir; VIII. yüzyıldan önce de köklü bir dilbilgisi ve dilbilim geleneği olduğu anlaşılmaktadır. VIII. yüzyılda Basra okulunun en önemli bilgini SİBEVEYHÎ Arapçanın en geniş ve sağlam dilbilgisini meydana getirmiştir. El Kitab adıyla anılan bu tanınmış yapıt, bugün de değerini yitirmemiştir.

XI. yüzyılda Karahanlı Türkleri arasında yetişen KÂŞGARLI MAHMUT, bugünkü ölçülerimize göre de çok değerli bir Türkolog ve iyi bir sözcükbilimciydi. Onun anıtsal kitabı Divanü Lûgati’t-Türk’ün değeri yalnızca, gününün Türkçesi üzerinde bize sunduğu bilgilerden gelmiyordu. Kitabının geniş çerçevesi içinde KÂŞGARLI MAHMUT, Karahanlı lehçesi ve öteki Türk lehçelerinin söz gereçlerini ve kurallarını titizce düzenlemekle kalmamış, onu örneklerle canlandırmış, aynı zamanda dilimizin Arapça karşısındaki gücünü de belli etmiştir.

XVIII. yüzyılın sonunda (1767) Hindistan’da oturan bir cizvit papazı, Coeurdoux, Lâtince ile Yunanca’nın Sanskritçeye benzediklerini “Académie des Inscriptions”a gönderdiği bir yazıda belirtmişti. Buluşu, bilginler arasında hiç bir yankı uyandırmadı. Az sonra, 1786′da Bengal’de bulunan bir İngiliz yargıç, Williams Jones de aynı yakınlığı kaydederek, bu üç dil birbirlerinden değil, ortak bir kaynaktan geldiklerini ileri sürmüş, ve ortaya attığı varsayım, büyük ilgi uyandırmıştır. Sanskritçe’nin tanınmasıyla dilbiliminde yeni bir çığır açılmıştı. Kökleri daha geriye, XVIII. yüzyılın başına kadar giden mukayeseli gramer çalışmaları, Sanskritçe’nin tanınmasıyla hızlandı. Mukayeseli gramer, Hint-Avrupa adı altında topladığı dillerin akrabalık bağlarıyla birbirlerine bağlı olduklarını gitgide kesinleşen yöntemler sayesinde, büyük başarıyla ortaya koyarken, öte yandan bu devirde yeni bulunan dillerin okunması veya yazıları, o zamana kadar okunmamış dillerin yazılarının okunması, dolayısıyla dillerin çözülmesi, dilbilimini oluş, evrim olaylarına kıymet vermeğe zorlamıştır.

XIX. yy’ın başlarında, öbür bilimler gibi, dilbilim çalışmalarında da bakış açısı değişti; yüzyıl süreyle her şeyde, tarihsel (“art süremli”) bakış açısına ağırlık verildi ve araştırmacılar, dillerin zaman içindeki evrimi ile aralarındaki akrabalık bağları üstünde durdular: İlk olarak William Jones sanskritçe, latince ve yunanca arasındaki akrabalığı saptadı. Tarihsel dil incelemeleri daha sonra J. Grimm, F. Bopp, W. von Humboldt, F. K. Brugmann tarafından sürdürüldü. Sonuçta, Avrupa dilleri ile Hint ve İran dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu saptandı: Bütün bu diller, günümüzde yok olmuş bulunan bir ana-dilden, ilkel Hint-Avrupa dilinden kaynaklanıyordu. Bu çalışmalar aracılığıyla, dilbilim ilk kez olarak bir bilim dalı niteliği kazandı. Ayrıntılı ve kesin incelemeler en çok sesbilgisi, yani dilin en somut görünüşü olan seslerin incelenmesi üstünde yoğunlaştırdı.

Modern dilbilimin temel öğelerinden biri sayılan kesinlik anlayışı içinde, bir değişikliğin bir yasaya uyduğu, kuraldışı durumlarda da gerekçelerinin gösterilmesinin zorunlu olduğu ileri sürüldü. Tarihsel araştırmaların güçlü yanı olan gözlemlenebilir verilere çok yakın olma eğilimi, aynı zamanda zayıf yanlarını da oluşturuyordu. Tarihsel dilbilim, saptanan olguları açıklama düzeyine erişemediği gibi, gözlemlerini bir kuramsal dizge çerçevesinde birleştirmeyi de başaramıyordu. İncelemelerde her sözcük, her ses ayrı ayrı ele alınıyor, bütünleştirme yolunda bir çabaya gidilmiyordu.

SAUSSURE VE SONRASI
Tarihsel dilbilimin bu kusurlarını eleştirmekle yola çıkan İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün ünlü yapıtı Genel Dilbilim Dersleri (Cours de linguistique générale, 1916), öğrencileri Charles Bally ve Albert Sechehaye tarafından yayımlandı ve bütün modern dilbilim kuramlarının temelini oluşturdu. Halâ her sözü uzun yorumlara, tartışmalara yol açan adını taşımakla beraber, kaleminden çıkmamış, ölümünden sonra, öğrenci notlarını karşılaştıran, üç dilci talebesi tarafından düzenlenerek 1916’da basılmıştır. 1922′de sayfa düzeni biraz değiştirilerek yeniden basılan yapıtın 1931′de ufak düzeltmelerle 3. baskısı yayımlanmış, o günden bugüne kitap herhangi bir değişikliğe uğramadan birçok kez basılmış ve pek çok dile çevrilmiştir. Sekiz öğrenciden alınan otuz üç defterin yanı sıra bilginin kimi özel notlarından da yararlanılarak oluşturulan yapıt hem içerdiği düzen bakımından, hem de ekleme, çıkarma ve çıkarsamalardan Saussure’ün özgün düşüncesini çarpıtıp çarpıtmadığı açısından uzun uzun tartışılmış, başta R. Godel olmak üzere R. Engler, T. De Mauro gibi bilginlerin çalışmalarıyla birçok soruna açıklık kazandırılmıştır. Saussure’ün çeşitli yönleri üstüne yapılan çalışmalar bugün de yoğun biçimde sürdürülmektedir. Cenevre Üniversitesi geçmişte olduğu gibi bugün de söz konusu çalışmaların odaklarından biridir.

Dizgelere ya da -daha sonra yaygınlaşan terimle- yapılara yöneliş çağını başlatan Saussure her şeyden önce dilin iç gerçekliğinin, bir başka deyişle içkin yapısının ele alınmasını önerir. Bilgine göre, dilin dizge olarak incelenmesi dil / söz ve eşsürem / artsürem ayrımlarının  yapılmasını zorunlu kılar: Dilbilimin konusunu, kişisel özellikli sözden ayrılan ve toplumsallığıyla tanımlanan dil oluşturur. Dil, ancak eşsürem çerçevesinde bir dizge olarak belirlenebilir. Gösteren / gösterilen ikilisinin oluşturduğu gösterge buyrultusal ya da nedensiz olduğundan saymaca ya da uzlaşılmaz bir nitelik taşır; kendisini oluşturan öğeler gibi değerini dizgeden alır. Dizgeler görecedir, çünkü gösterge nedensizdir. Ayrılıklara, bir başka deyişle karşıtlıklara dayanan dizge, göstergelerle bunları oluşturan öğelerin dizimsel / çağrışımsal bağıntılarıyla, hem yatay eksende birbirlerine eklenmeleri, hem de düşey eksende birbirlerinin yerini almalarıyla işler. Yatay eksen gösterenin çizgiselliğini belirler, bağıntılarla ayrımsal özellikler ise dilin özünü töz ya da özdeklerin değil, biçimlerin oluşturduğunu ortaya koyar. İşlemler yapmaya olanak sağlayan dil dizgesini bir düzenek olarak da gören Saussure, birkaç ikili karşıtlığa indirgeyerek belirlediği dil gerçekliğini inceleyen dilbilimi konusu bakımından, kurulmasını öngördüğü genel bir göstergebilime bağlar. Kendine özgü bir göstergeler dizisini ele alan dilbilim, yöntem ve işlemler açısından ise göstergebilime örnek olacaktır.

Saussure’ün öğretiminde yapı, yani structure geçmez. Saussure hep sistemden söz açmıştır; ama, ondan sonra gelen ve onun metodunu geliştiren dilciler (bilhassa 1930 yıllarından bu yana) sistemden başka “structure” üzerinde dururlar. Hemen ilâve edelim, bugün dilbiliminde olsun, genellikle insan bilimlerinde olsun, çağımızın anahtar terimleri structure’den çok structural, structuraliste sıfatlarıdır. Structuraliste metodun her alanda ün yapması, moda haline gelmesi bu terimin birbirinden farklı anlamlarda kullanılmasına yol açtığı bir gerçektir. Bununla beraber, diyebiliriz ki, structuraliste metodun esasları Saussure’ün yukarıda zikrettiğimiz sözlerinde bulunur. Sistem sözü yerine Structure’ün tercih edilmesine etken olarak Prag dilbilimi mektebinin kurucularını: N. Troubetskoy, S. Karcevsky, R. Jakobson’u gösterebiliriz.

1926 yılında Çek dilbilimci Mathésius’un girişimiyle kurulan Prag Dilbilim Çevresi (PDÇ) S. Karcevski, N. S. Troubetzkoy ve R. Jakobson’un katılmasıyla etki alanını genişletmiştir. 1928 yılında La Haye’de yapılan Uluslararası Dilbilim Kongresinde Çevrenin görüşleri ve önerileri açıklanmıştır. Burada, dilbilimin temel sorunları gündeme getirilirken, slav lehçelerinin incelenmesine, şiir ve edebiyat diline ilişkin sorunlar da söz konusu edilmiştir. Öte yandan E. Benveniste, ve A. Martinet, gibi dilbilimciler de Çevrenin çalışma ve yayınlarına katkıda bulunmuşlardır.

Prag Dilbilim Çevresi’nin temel ilkelerinden bazıları şunlardır:

a) “Dil işlevsel bir sistem” olarak düşünülmelidir.
b) Dilbilimcinin dile yöntemsel yaklaşımı eşzamanlı olmalıdır ve konuşucunun sezgisine başvurmalıdır.
c) Dilin işlevsel sistem düşüncesi sadece eşzamanlı düzleme değil aynı zamanda artzamanlı düzleme de uygulanması gerekir.
d) Prag Dilbilim Çevresinin amaçlarından biri de dillerin oluşturduğu sistemlerin bir tipolojisini gerçekleştirmektir.

Prag Okulu’nun çalışmalarını Fransa’da sürdüren André Martinet, ses düzeyinde önemli sonuçlar vermiş bulunan bakış açılarını, dilin öbür düzeylerine (biçimbilim ve sözdizim) uyarlamaya çalıştı (dilin öğelerini bildirişim çerçevesi içinde tanımlayan Martinet’nin geliştirdiği kurama işlevselcilik adı verilir).
Kopenhag Okulu’nda Louis Hjelmslev ve Knud Togeby, glosematik’i (yunancada “dil” anlamındaki glosa’dan) kurdular. Dilin töz değil, biçim olduğunu savunan Saussure’e yakın kalmayı amaç alan glosematiğe göre, dil, yalnızca ayrılıklara dayanır; dilin kurucu öğeleri olduğunu ileri sürenler, bağıntı demetlerinden başka bir şey değildir. Glosematik böylece, bir dil cebiri kurmaya yönelmiştir.

A.B.D.’nde de, Saussure’den bağımsız olarak, güçlü bir dilbilim okulu gelişmiştir ve Saussure’ün bakış açısına çok yakın olduğundan, çoğunlukla “yapısalcı” diye adlandırılır. Bu okulun özgünlüğü, doğrudan doğruya uygulamaya yönelmesidir; bu tutum da, konuşanlarının sayısının giderek azaldığı Amerika kızılderililerinin dillerinin, yok olmadan önce betimlenmesinden kaynaklanır. Alan çalışmalarının gerekleri, A.B.D.’li dilbilimcilerin, Saussure’ün yaklaşımına varmalarına yol açmıştır: Konuşma diline öncelik verilmesi (inceledikleri dillerin bazıları yazıya geçirilmemişti); eşsüremli ve yalnızca betimleyici bakış açısının benimsenmesi.

Bu arada bilimsel nesnellik arayışı, bazı A.B.D.li dilbilimcileri mekanikçi (mekanist) bir dil anlayışına yöneltti; bu anlayış ruhbilimdeki davranışçılığın sunduğu modeli örnek alıyordu. A.B.D. yapısalcılığının başlıca temsilcisi Leonard Bloomfield, insanın bütün davranışları gibi, dilyetisinin de, düşünce, irade gibi iç etmenlerden bağımsız olarak, bütünüyle dış koşullarla açıklanabileceğini savundu ve bu anlayışı, ruhbilimsel açıklamalarda aşırıya kaçtığını söylediği “anlıkçılık”a (mantalizm) karşı çıkardı. Betimlemenin nesnelliğini sağlayabilmek için de, anlam çözümlemesini dilbilimin dışına itti. Bloomfield’e göre, dilbilimci yalnızca gözlerinin önünde bulunan somut metnin (“bütünce”) gereci üstünde çalışmak zorundaydı.

Söz konusu savların en ilgi çekici gelişmesi, Z.S. Harris’in 1950 yıllarına doğru geliştirdiği dağılımcılık’tır. Dağılımcılık her şeyden önce bir yöntemdir: Belli bir bütünce’den yola çıkarak (bir metin ya da metinler bütünü), bu bütüncenin bağlı olduğu dilin dilbilgisini saptamaya yarayacak yolları araştırır. Temel yöntem, birimlerin bütün dağılımlarının saptanmasıdır (dağılım, bir birimin ortaya çıktığı bağlamların tümüdür). Dağılımları aynı olan birimler, eşdeğerli birimler sayılarak aynı sınıfta birleştirilir. Amaç, biçimsel bir ölçütle belirlenmiş sınırlı sayıda genel sınıfa ulaşmaktadır. Bu sınıflardan yararlanılarak, tümceler “formüller”le belirtilebilir.

Bu yöntemin umulan sonuçları vermemesi ve Harris’in kendine yeni bir doğrultu araması üstüne, öğrencilerinden Noam Chomsky, 1957 yılına doğru yapısalcı ve dağılımcı dilbilime kökten bir eleştiri yönelterek dağılımsal çözümlemede kullanılan sınıflandırma tekniğinin, bazı dil olgularını açıklayamadığını kanıtladı. Chomsky’nin getirdiği eleştirilerin en önemlisi, dağılımcı bakış açısının, bir konuşmacının o zamana kadar hiç duymadığı, dolayısıyle belleğinde bir bütünce oluşturmayan sayısız tümce üretme ve anlama olanağını açıklayamamasıydı.

Söz konusu gözlemlerden yola çıkan Chomsky, dili bir süreç olarak ele alan üretici ve dönüşümsel dilbilgisinin temellerini attı. Bu açıdan bakılınca, dil bilmek, ortaya konulan birimleri sınıflamak değil, doğrudan doğruya süreci incelemektir. Bu amaçla yüzeysel yapı aşılacak, altındaki derin işlemler de ancak bu yolla anlaşılabilecektir. Böylece, beklenmedik bir dönüş yapan dilbilim, Port-Royal dilcilerinin dilin çift düzeyi (derin düzey ve yüzeysel düzey) düşüncelerine dönmüş oluyor. Chomsky’nin çalışmalarıyla, dilbilim denilen inceleme dalı ile dil felsefesi arasında yeniden bir bağlantı kuruluyordu. Gerçekten, bir metni betimlemekle kalınmayıp, dilin işleyişini açıklamaya kalkışılınca bu işleyişin nasıl gerçekleştiği konusunda özellikle de dil ile düşünce arasındaki ilişkiler konusunda, sorular sorma gereği doğmaktaydı.

Chomsky’nin başlıca girişimi, dil konusundaki düşünceyi genişletmek ve dağıtımcıların, aşırı bir bilimsel kesinlik kaygısıyla bir yana ittikleri şeyleri yeniden dilbilimin alanına almak oldu: Anlam, tümeller (tüm dillere ortak özellikler), vb. sorunlar. Günümüzde dilbilim, bütün “klasik” alanları (artık gelenekselleşmiş alanlar) kapsadığı gibi, yeni dallararası alanları da kapsamaktadır (“klasik” alanlar özel dillerin eşsüremli betimlemesini, Saussure’ün başlattığı dilin genel nitelikleri üstüne düşünmeyi, dillerin ve lehçelerin coğrafi dağılımının ve tarihsel evrimlerinin incelenmesini içerir).

TÜRKİYE’DE DİL BİLİMİ ÇALIŞMALARI
Türk dili üstüne çalışmalar Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlamakla birlikte bu çalışmaların dilbilimsel nitelik kazanması, cumhuriyet dönemiyle birlikte, özellikle Atatürk’ün Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni (sonradan Türk Dil Kurumu adını aldı) kurdurmasıyla (1932) başladı. İlk çalışmalar, XIX. yy. karşılaştırmalı dilbilimi doğrultusunda, türk dilinin tarihsel kökeninin araştırılmasına yönelikti ve “Güneş-Dil teorisi” diye adlandırılan görüşe dayanıyordu. Bu çalışmalar gün geçtikçe uygulamaya dönüştü; geçmişte türkçeye aktarılmış yabancı sözcüklerin arındırılması ve bu sözcüklerle birlikte türkçeye giren arapça, farsça kurallarının bırakılması üstünde yoğunlaştırıldı.

Daha sonraki yıllarda üniversitelerin dil ve edebiyat bölümlerinde, özellikle de yabancı dil ve edebiyatlarla ilgili bölümlerde, genel dilbilim, uygulamalı dilbilim, vb. dersler verilmeye başlandı. 1960 yıllarının sonuna doğru bu alandaki yayınlar arttı. Çeşitli dergilerin (Türk Dİli, Dilbilim, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, Genel Dilbilim Dergisi, İzlem, Bağlam, F.D.E, Yazko Çeviri, Çağdaş Eleştiri, vb.) dilbilim konusunda telif ve çeviri yazılar yayımladıkları görüldü; üniversitelerde dilbilime yönelik doktora tezleri yapılmaya başlandı. E.A: Nida’nın (Dilbilim Üzerine Tartışmalar), F. de Saussure’ün (Genel Dilbilim Dersleri) ve J. Lyons’un (Kuramsal Dilbilime Giriş) kitaplarının çevirileri yayımlandı. Ayrıca, çeşitli kuramcıların yapıtlarından seçme parçalar içeren  çeviri dilbilim kitapları çıktı.

Çağdaş dilbilimin kuram ve yöntemlerinden yararlanan araştırmacıların, türkçenin yapısına ilişkin çözümlemeler, betimlemeler yapmaya giriştikleri görüldü. 1960 yıllarından günümüze, kuramsal ve uygulamalı alanlarda yayımlanan yapıtların sayısı da günden güne arttı. Söz konusu yapıtlar arasında özellikle şunlar sayılabilir: Lengüistik metodu(Ö. Başkan, 1967); Dil, Diller ve Dilcilik (A. Dilâçar, 1968); Dilbilim Sorunları (B. Vardar, 1968); Yapısal Dilbilimi (S. Bayrav, 1969); Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim (D. Aksan, 3 cilt, 1977, 1980, 1982); Söyleyiş Sesbilimi, Akustik Sesbilimi ve Türkiye Türkçesi(N. Selen, 1979); Türkiye Türkçesinin Ses Düzeni. Türkiye Türkçesinde Sesler (Ö. Demircan, 1979); “Dilbilimin Temel Kuram ve İlkeleri (B. Vardar, 1982); Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları (M. Rifat, temel metinlerin çevirisiyle birlikte, 1983); Göstergebilimin ABC’si (M. Rifat, 1992). Ayrıca Türk Dil Kurumu terim sözlükleri dizisinden Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü (ortak yapıt, 1980), Açıklamalı Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü (N. Koç, 1992), vb. yayımlandı.

KAYNAKÇA
AKSAN, Doğan, Her Yönüyle Dil (Ana Çizgileriyle Dilbilim) 1. Cilt,  TDK Yayınları, Ankara, 2007.
BAYRAV, Süheyla, Yapısal Dilbilim, İstanbul Üni. Edebiyat Fakültesi Yayınları; Genel Dilbilim Araştırmaları; İstanbul, 1969.
KIRAN, Zeynel, Dilbilim Akımları, Onur Yayınları, Ankara, 1996.
VARDAR, Berke (Yön.), XX. Yüzyıl Dilbilimi (Kuramcılardan Seçmeler), TDK, yayın no. 551; 1983.
Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi: “Dilbilim”, 951-954,  1993.